Doktorlar köle yapıldı


Antalya Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ertan Yılmaz ile yapılan röportaj antalyakorfez.com sitesinde yayınlandı.

Doktorlar köle yapıldı

‘Sağlıkta Dönüşüm’ modeliyle hekimlerin hastane sahiplerinin odalı kölesi haline getirildiğini söyleyen Antalya Tabipler Odası Başkanı Prof. Dr. Ertan Yılmaz, Antalya’nın ihtiyacının altında, ikinci basamak sağlık hizmeti alan bir şehir olduğunu dile getirdi.


Antalya Tabipler Odası Başkanı Prof. Dr. Ertan Yılmaz’la Antalya’nın ve sağlık çalışanlarının sorunlarını masaya yatırdık. Sağlıkta Dönüşüm programıyla aile hekimlerine Cumartesi günleri çalışma zorunluluğunun getirildiğini belirten Yılmaz, bunun hukuksuz bir uygulama olduğunu söyledi. Antalya’nın ihtiyacın çok altında, ikinci basamak sağlık hizmeti verilen bir şehir olduğunu belirten Ertan Yılmaz, Konyaaltı, Aksu, Muratpaşa ve Döşemealtı’na devlet hastaneleri yapılması gerektiğini savundu. Kamu hastanelerinde hekimler ve diğer çalışanlar gibi hastaların da mutsuz hale getirildiğini söyleyen Yılmaz, “Özel hastanelerde çalışan hastane patronlarının odalı köleleri haline getirildiler” ifadelerine yer verdi. Devlet yardımı yapılmaması nedeniyle üniversite hastanelerinin de zor durumda olduğunu vurgulayan Yılmaz, sağlık sisteminde genel bir seviye düşüklüğünün yaşandığını dile getirdi.

Röportaj: Mustafa Koç

Akdeniz Üniversitesi Rektörü’ne bir dava açtınız ve kazandınız. O davayla başlayalım mı?

2013 yılında Akdeniz Üniversitesi Rektörü, benim Mediko Sosyal’de görevlendirilmem konusunda bir karar çıkarıp gönderdi. Karar usulsüzdü, haksızdı, yanlıştı. Buna itiraz ettim. İtirazım reddedildi. Bunun üzerine dava açtım. Mahkemeyi kazandım. Rektörün usulsüz davranışı tescillendikten sonra, bunun maddi ve manevi yönden de bir karşılığının olması gerektiğini düşündüm, tazminat davası açtım.

Mediko Sosyal’den ne anlamalıyız?

Öğrencilikten kalma alışkanlıkla Mediko Sosyal diyoruz; şimdiki adı Sağlık, Kültür ve Spor Dairesi Başkanlığı. Öğrenciler orada kulüp kurma, şenlik düzenleme gibi aktiviteler yerine getiriyorlar. Aynı zamanda öğrencilere yönelik birinci basamak sağlık hizmeti veren, bir tür aile hekimliği hizmetinin verildiği bir bölüm. Anlayacağınız, beni göndermeye çalıştıkları yer bir eğitim kurumu değildi. O dönemde ben ana bilim dalı başkanı idim. Öğretim üyesi olarak bizim asli görevimiz eğitim. Öğrenci eğitimi, asistan eğitimi, ardından araştırma. Hasta bakma hizmeti bunlardan sonra gelir.

Rektörün Mediko Sosyal’de görevlendirme gerekçesi neydi?

“İhtiyaca binaen” deniyordu. Çok komik bir ifade. O dönemde deri ve zührevi hastalıklar alanında bir salgın oldu da, bizim mi haberimiz olmadı? Bu kararın kasıtlı olduğu, kendi mantıklarına göre bir hesap görme amacı taşıdığı belliydi. Tam gün çalışan bir ekibiz, üniversitenin en iyi ekibiyiz, hiç birimizin muayenehanesi yok. Gecesini gündüzünü burada çalışmaya vakfeden bir ekip olmamıza rağmen buna başvuruldu.

Antalya’nın sağlıkla ilgili ne tür sorunları var?

Sağlıkta Dönüşüm ilk sırada yer alıyor. Eskiden sağlık ocakları vardı. Hasta sağlık ocağına gider, ücret vermeden muayenesini olur, reçetesini alırdı. Çocuk takibi, gebelik takibi oradan yapılır, gerekirse hastanın evine gidilirdi. Sistem “koruyucu hekimlik” olarak işlerken, bunun yerine “aile hekimliği” konuldu. Aile hekimlerine “reçete yazın, reçete yazın, reçete yazın” deniyor. Sağlık Bakanlığı sanki ilaç tekellerinin, laboratuar şirketlerinin, film yapan, cihaz üreten şirketlerin temsilcisi haline geldi. Bakanlık bunlara nasıl para kazandırırım, nasıl kâr ettiririm diyen bir göreve soyundu. Hasta üretmeye yönelik bir sistem oluşturdu. Poliklinik sayısı patladı. İnsanlar muayene oluyor. Ha bire muayene oluyor. Talep patladıkça muayene süreleri kısalıyor. Aile hekimleri açmaz içinde. Mutsuzlar. Cumartesi günleri çalıştırılıyorlar.

Sistem hastanelerde nasıl işliyor?

Antalya ihtiyacın çok altında ikinci basamak sağlık hizmeti verilen bir şehir. Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin devlet hastanesine dönüşmesi, Konyaaltı’na bir devlet hastanesi, mümkünse Lara ya da Aksu tarafında bir devlet hastanesi yapılması gerekir. Muratpaşa’da, Döşemealtı’nda devlet hastaneleri olması gerekiyor. Antalya’nın kat be kat fazlası yatağa sahip olan küçücük ilçeler var.

Kapasite yetersizliği nasıl telafi ediliyor?

Yatak kapasitesi yeterli olmayınca hasta özel hastanelere gönderiliyor. Özel hastaneler kâr amacıyla kuruluyor. Eğitimde olduğu gibi sağlıkta da model paralı sisteme bağlı hale geliyor. Kamu hastanelerinde mutsuz hekimler, mutsuz çalışanlar, hastalar da mutsuz hale geliyor. Bunalan hekim ne yapacak? Kaçacak ya da istifa ettirilecek. Muayenehane açmak da yasak. Hekim ne yapacak? Patronların açtığı özel hastanelerde odalı köle olacak. Hekim sorunlu ise, hemşire sorunlu ise, sağlık teknikeri sorunlu ise, hak ettikleri ücreti alamıyorlarsa, bu kadar çalışmaya, enfeksiyon kapma riskine, çocuklarından ayrı kalmalarına rağmen, her an şiddete maruz kalma olasılığına karşı sağlıklı bir sağlık ortamından bahsetmek mümkün mü?

Çok yakınılan bir de performans sistemi var. Nedir bu performans sistemi. Kamuda ve özel hastanelerde nasıl işliyor?

“Performans”, içi iyi doldurulursa kötü bir kavram değil. Hastanın tanısını doğru koyuyor isem, tedavisini iyi yapıyor isem, hastalıkları önleyebiliyorsam, sağlıklı doğum sağlamışsam, bebeklerin sağlıklı yetişmesini sağlamışsam, görev yaptığım bölgede bulaşıcı hastalıklar daha az görülüyorsa, ben gösterdiğim bu performans nedeniyle ödül alabilmeliyim. İkinci basamakta ameliyat ettiğim hastalarda sorun çıkmadı, ameliyat ettiğim hastaların çoğu taburcu oldu, tanılar doğru, istatistikler çok güzel, geri bildirimler olumlu ise; performans bunlar üzerinden değerlendirilirse amenna. Ama performans sistemi adı verilen model ne kadar hastaya baktın, ne kadar işlem yaptın, bu kadar çok işlemi ne kadar zamana sığdırdın şeklinde değerlendiriliyor. Gece sabahlayarak bir can kurtarmak yerine aynı sürede 30 hastaya bakarsınız, alacağınız puan kat be kat yüksek. Hiçbir riskiniz yok, hastanın elinizde ölme riski yok.

Çok hastaya bakmanın parasal karşılığı var mı?

Hekim arkadaşlarımızın çok büyük bölümünün bu sus payına tamah ederek çalışmaya tenezzül ettiklerini düşünmüyorum. Ama sürgün korkusu ya da politik baskılar nedeniyle içine sindirmese bile az zamanda çok hastaya bakmak zorunda bırakılıyor. “15 dakika zaman ayırıp hastanıza bakmanıza izin verseler, ‘performansınız batsın’ diyebilir misiniz, 500 yerine 300 almayı tercih eder misiniz?” diye sorulsa buna kesinlikle “evet” diyeceklerini biliyorum.

Üniversite hastanelerinin ne tür sorunları var?

Üniversite hastaneleri 3. basamak sağlık kuruluşu. Yani tanı koyulmamış, araştırılması gereken hastaların geldiği basamak. Hasta bize geldiği zaman biraz daha zarara girdik diyoruz. Bize gelen her hasta zarar anlamına geliyor. İsteyeceğiniz tetkikler, yapacağınız işlemler sürekli zarar olarak işliyor. Üniversitenin bütçesi daha bir eksiye gidiyor. Bu model yaratıldı ve bu model sürüyor. Bunun devamında üniversite hastaneleri beceriksiz, başarısız kabul ediliyor. İlaç kullanıyorum, malzeme kullanıyorum; kullandığım, harcadığım malzemeler diyelim 200 lira. Karşılığında devletin bana verdiği 40 lira. Bu koşullarda burayı yönetenlerin, çevirmeye çalışanların beceriksizliğinden bahsedilir. Ne kadar çok hasta bakarsak beceriksizliğimiz o kadar katlanacak demektir. Fototerapi cihazımıza, ışık tedavi cihazımıza devlet bir kuruş vermiyor. SGK para ödemiyor. Ama ben bu cihazın bakımına her yıl 20 bin lira harcıyorum.

Sağlık sektöründeki şiddet olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne tür önlemler aldınız, önlem için ne tür taleplerde bulundunuz?

Ne yazık ki bu konuda olumlu bir gelişme olmuyor. Çoğunlukla şöyle oluyor, bir olay olduğu zaman yöneticiler çok üzüntülü olduklarını ifade ediyor. Ama hedef göstermekten de çekinmiyorlar. Hakkını savunduğu için Cumartesi çalışmayanı hedef gösteriyorlar, “Gidin kapısını vurun girin içeri” diyorlar. Doktorun doktorla sohbet ettiğini görünce “Hasta bakmıyorlar” diyorlar. Halbuki orada belki de hastalardan birinin sağlık durumu tartışılıyor. “Doktor sizi anında muayene etmekle yükümlü” algısı yaratan, “Kapıyı kırıp girebilirsiniz” diyen; saldırıya uğradığımızda timsah gözyaşı döken yönetim de bu işlerden sorumlu.

Üniversite öğretim üyelerinin, hekimlerin görevlendirilmesinde torpil işliyor mu?

Ne yazık ki temel olarak akademik unvanlarla ilgili bir sıkıntı var. Akademik unvan dediğimiz doçent, profesör gibi akademide kullanılması gereken unvanlar. Dışarıda bunu kullanmamanız gerekiyor. Ayrıldığınızda, emekli olduğunuzda bu unvanın bitiyor olması lazım. Ama bizde bu payeler bu unvanlar her yerde karşımıza çıktığı için, insanlar buna sahip olmak istiyor. Akademiyle ilgisi olmayan biri alt koşulları, asgari koşulları tamamlayıp YÖK’e başvuruyor ve doçent olmak istiyorum diyor. Öğrenciye ders anlatmış mı? Böyle bir pratiği var mı? Yok. O zaman nasıl izin vereceksin? Çark yanlış dönüyor, atamada usulsüzlük başlıyor. Politik olarak yakınsanız, birileri size yardımcı oluyorsa, rektör veya rektör yardımcılarıyla belli bir ilişkiniz varsa, üniversitenin ihtiyacı var mı yok mu, üniversitenin o kadroya ihtiyacı var mı, yok mu demiyor, asistan sayısı beş olan bir bölüme 15 tane hoca koyma yoluna gidiyorsunuz. Sadece bir unvan vermek uğruna yapılan bu işlemler eğitimi inanılmaz derecede baltalıyor, seviyeyi düşürüyor; yetmiyormuş gibi bir de YÖK’e emsal oluyor.

Öğrenciler bundan nasıl etkileniyor?

Öğrenciler için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Öğretim üyesi çok, 400 öğrenci alacağız diyorlar. Öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı şu kadar olabilir diyorlar. Bina uygun değil, alt yapı uygun değil, şu uygun değil bu uygun değil; dermatolojinin bu kadarcık alanına 50 öğrenci gelecek. Ben bu öğrenciyi nereye koyacağım? Öğrencinin pratik yapacağı hasta yok. Bunları umursatmak mümkün olmuyor. Sonuçta, mezun olan öğrencinin donanımı yeterli olmuyor. Öğrencinin özel gayreti olursa, hocam ben bunu görmedim diye kendi gelirse o zaman fark yaratıyor. Ya da cumartesi-pazar yukarıda yatan hastalara zaman ayırarak. Yeterlilik öğrencinin kişisel gayretine bırakılıyor.

Antalya’dan parlamentoya giden meslektaşlarınızla iletişiminiz var mı? Onların parlamentoda sizi temsil edeceğini düşünüyor musunuz?

Niyazi Nefi Kara oda yönetiminden arkadaşımız. Yönetim kurulu üyesi olarak beraber çalıştık. Adaylık için istifa etti. Adaylığı belli olduğunda başarı dileklerimizi ilettik. Adaylık sürecinde de görüştük. Bu süreçteki eylemlerimize gelip destek verdi. Şiddete karşı düzenlediğimiz son eylemde de geldi açıkça destek verdi. Seçildikten sonrada görüşmeye devam ediyoruz. Sağlıkla ilgili sorunlar ve bunların çözümü noktasında en donanımlı arkadaşlarımızdan biridir. İyi çalışmaları vardır. Bir başka meslektaşımız Mustafa Akaydın da seçilecek bir yerde adaydı. Akaydın da 1988’de Tabip Odası başkanlığı yapmıştı. Onun da iyi çalışmalar üreteceğine inanıyorum.

Son birkaç cümleyle bitirebilir miyiz?

Antalya Tabip Odası olarak tüm yurttaşlarımızın eşit parasız ve kolay ulaşılabilir sağlık hizmeti alması için mücadele veriyor, çaba sarf ediyoruz. Bu çaba için halkın desteğine ihtiyacımız var. Savunduğumuz değerler, onların değerleri. Yanlış uygulamalar konusunda yöneticileri uyarmak adına iş bıraktığımız zamanlar oluyor. Yaşanan kısa vadeli aksaklıklar uzun vadede onların lehine sonuçlar yaratacaktır. Bize desteklerini esirgememelerini diliyorum.

***4 Temmuz 2015 Cumartesi
http://www.antalyakorfez.com/roportaj/14903/26/doktorlarkoleyapildi


Yazdır   e-Posta