Halkın Sağlık Hakkı vardır


Antalya Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Nefi Kara'nın Kaktüs Dergisi'nin Eylül 2014 sayısında yazısı yayınlandı.


"Halkın Sağlık Hakkı vardır alacaktır"

Benim güzel ülkemde sağlık ve eğitim devletin sırtında kambur olarak gösterilmeye çalışılmış ve belirli oranda da başarılmıştır. 3 Kasım 2002 Genel Seçimine katılan siyasi partiler Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerinin tek çatıda birleştirilmesi ile sosyal güvence (sağlık sigortası) olarak Emekli Sandığı, BAĞKUR ve SSK ayrımının giderilmesini hedefleyen bir program ortaya atmışlardı.


Ne var şimdi bunda diyeceksiniz? "Ne var bunda kardeşim ne güzel herkes eşitlenecek işte" der gibisiniz. Evet eşitleniyoruz, ama nerede? Özel sektör hastaneleri karşısında eşitiz. Paramız kadar hizmet alabilmede eşitleniyoruz. Peki hepimiz parayı bastırıp o sağlık hizmetini alabiliyor muyuz? Tabi ki hayır.


Kamu hastanelerinin sayısının artırılması sınırlanıyor ve bu yüzden özel hastanelere gitmek zorunda kalıyoruz. Biz bunu Antalya ölçeğinde bariz yaşamaktayız. Yıl 2014, Sayısı 40-50 olan özel hastane yanında bir milyonu aşan nüfusuyla Antalya kent merkezinde tam teşekküllü sadece iki kamu hastanesi var.


2002 Genel Seçimleri sonrası zorlu bir süreç vardı AKP in önünde. Uluslararası sermaye "alın size program" deyip hazırladıkları kitabı çevirttirerek Sağlık Bakanına hediye etmişlerdi. Bu programın ilk maddesi hekimin değersizleştirilmesiydi. Evet yanlış duymadınız, halkın gözünde hekimlerin değersizleştirilmesi. Çünkü mevcut sistemin önündeki en büyük engel hekimlerdi. İşte süreç bunlarla başladı. Dönemin başbakanı ne diyordu: "Benim milletimin cebinden elini çekeceksin doktor efendi. Öyle yağma yook." Yoktu gerçekten de, devletin ittirmesi ile muayenehane açan hekimler yetersiz altyapısı olan devlet hastanelerinde ameliyat ve muayenelere yeterli zaman ayıramamakta, SSK çalışanı hekimler bırakın yatak bulup hasta ameliyat etmeyi, reçete yazmak için bile hastalarını ancak muayenehanelerde görebiliyorlardı.


2000 sonrası hekim sayısı göreceli olarak batı illerinde artarken doğu illerinde hala yetersizlik vardı. Yasa ile zorunlu olan mecburi hizmet ile doğu-güneydoğu ve hatta iç Anadolu'da birçok yerde yetersiz koşullar nedeni ile biz hekimler cezalandırıldığımızı düşünüyor ve bu süre dolar dolmaz kaçmak için gün sayıyor idik. "Yahu doktor ne diyorsun" demeyin. Sizlere canlı tanığıyım diyorum. 1992 yılında Erzurum Şenkaya Ormanlı Sağlık Ocağı ilk görev yerimdi. "Ne güzel Güneydoğu gibi terör bölgesi değil" diyordu benim yerime kuramı çeken arkadaşım telefonda. Mutlu olduk tabi en azından can güvenliğimiz olacaktı. Oysa ki gittiğim yer Allahüekber Dağlarının eteğindeydi, yani 1. Dünya Savaşında 90.000 Osmanlı askerinin kurşun sıkmadan donduğu dağlar. Atamamın yapıldığı sağlık ocağı ilçeye 25 ve en yakın beldeye 9 km uzaktaydı. Sağlık Hizmetlerinin sosyalizasyonu denen halkın ayağına sağlık hizmeti götüren ve ülkemin insanına insan muamelesi yapan öncülerimizden Nusret Fişek Hocamıza söylenmemek elimde değildi. Gittiğim sağlık ocağının damını rüzgar uçurmuştu. Çatısı yoktu. Personel geçici görevli idi. Sağlık Ocağı köyün 2 km dışındaydı ve telefon yoktu. Durumu anlatmak ve yardım talep etmek için gittiğim Erzurum Tabip Odası Lokalinin kapısındaki "DAMSIZ GİRİLMEZ" yazısını görünce "dön oğlum dön bunlarda bizi almıyor" dedim içimden. Malum bizim Sağlık Ocağının da damı yoktu. Sağlık Müdürlüğü bölgeye araç ve bakım göndermiyordu, çünkü terör korkusu vardı. Köylüler "Köyde ormancı yok doktor var Allah'ın işine bak" diye takılıyorlardı.


2002 yılında iktidara gelen AKP iktidarı mecburi hizmeti kaldırıyordu. "Hangi çağda yaşıyoruz böyle şey olmaz" dediler. Sonra katlayarak yeniden uygulama başladılar. Sağlık Bakanlığı ve SSK yöneticileri yani iktidara sahip olanların yönettiği ülkemde hastane sağlık ocağı ve tetkikler için altyapılar oluşturulmamasının kabahati kimde olabilirdi sizce? Tabii ki de doktor efendilerde.. Sorunun çözümü için Tıp Merkezleri kurulmasına izin verdi devletimiz. Sonra özel hastaneler teşvik edilmeye başlandı. SSK ve Sağlık Bakanlığı hastaneleri ve Emekli Sandığı sigorta primlerinin birleştirilmesi ile ilgili yasayı çıkarmayan AKP hükümeti neredeyse darbeyle değiştirilecekti. Dünya Bankası ve IMF kredi vermem diyordu. Yasa 2004'te çıkarılınca birden darbe korkusu da yok oldu, kredilerde akmaya başladı.


2001 yılında kriz sonrası hızla bir siyasi parti kuruldu. ANAP gibi içinde herkes vardı. Sivildi ve sistemi değiştirecekti. Hatta partinin siyaseten genel başkanı yasaklı ama nedense seçimde genel başkan sıfatı ile seçime girebiliyordu. Anayasa Mahkemesi kararını seçim sonrası şöyle veriyordu: Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için AKP Genel Başkanı da olmaz. Garabete bakın! AKP iktidar oldu. Genel Başkanın yasağı hiç uygun olmadı ve düzeltilmeliydi. Dönemin CHP Genel Başkanı demokrasi ayıbı olan bu durumu içine sindiremiyor ve Anayasa değiştirilerek yasak kaldırılıyordu. Sonrası yine bir demokrasi aşkı: CHP muhalefette olmasına rağmen Siirt halkının oyları ile seçilen milletvekilini istifa ettiriliyor ve aday gösterilmiyordu. Sonuç tek başına seçime giren Recep Tayyip Erdoğan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın demokrasi aşkı sayesinde milletvekili ve hatta başbakan oluyordu. Aslında önce yazımdaki söylediğim taşeron sisteminin müdürünün atamasıydı yapılan.


Şimdi cumhurbaşkanı olan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın 1994 seçimlerinde yine aynı aktörler tarafından İstanbul Belediye Başkanı olmasının sağlandığını ise şimdi anlatmayacağım sağlıkla bu kadar mı alakalı diyeceksiniz. Evet, ancak bu konuya girmeyeceğim şimdilik. Sonuç olarak kurgulanmış bir taşeron sisteminin baş yöneticisi (CEO diyorlar) atandıktan sonra uygulamalara rahatça geçilebilirdi. Sıtmadan- trahoma- koleraya- şark çıbanına bir çok hastalığı yok eden, aşısını üretebilen, bir çok ilacını kendisi üretir konumda olan ülkem aslında uluslararası sermayenin artık sabrını taşırmıştı.


Tekrar konumuza dönersek, sağlıkta dönüşümü başlatmak için her şey hazırdı. Halkı soyan doktor efendilerin muayenehaneleri kapatılacaktı. Halka kapalı olan üniversite hastanelerindeki hocalar halka açılacaktı. Özel hastaneler kurulacaktı. Devlet bu hastanelere teşvik verecekti ve SGK tarafından anlaşmalar yapılacaktı. Halktan fazla para almayacaklar, böylelikle sağlık hizmetlerine kolay erişilecekti.


Şimdi baktığımızda her yerde taşeron. Kapitalist sistemin açmazlarını geçici bir sürede ertelemesini sağlayan bir sistemdir taşeronculuk. Taşeron bir işi daha ucuza mal eden bir şirket türüdür. Bunu da yaparken ucuz iş gücü ve kaliteyi düşürmek dışında hiçbir özelliği yoktur. İş güvencesiz çalıştırma, partizanca işçi çalıştırma ve ihaleler ek avantajlarıdır.


Öncelikle hastanelerin yemekhanelerinde çalışan personel, temizlik personeli, daha sonra görüntüleme, daha sonra tıbbi sekreterleri ilk uygulamaya konulan alanlardır. Hala "ne var bunda?" diyorsunuz. Haklısınız da bu çalışan insanlar asgari ücretle çalışıyorlar. Onlar iş güvencesiz çalışan katmerli şekilde sömürülen insanlarımız. Hemen gözümüzün önünde çalışıyorlar ve yaşıyorlar. SSK hastaneleri ve Sağlık Bakanlığı hastanelerini birleştirerek yıllardır ülkenin işçilerinin primleri ile yapıldığı söylenen ve yönetiminde azda olsa söz sahibi olan SSK işçilerinin tüm haklarına el konuldu. Toplum sessiz ve sedasız kaldı. Çünkü 12 Eylül zulmü altında ezilen ülkemin halkı için sadece sarı sendikaların örgütlenmesine izin verilmişti. Zaten muhalefette başka bir alternatif önermiyordu.


Hekimler ve toplum "aile hekimliği" ile tanışıyordu. Her ailenin bir hekimi olacaktı, ne güzel Avrupa'da da öyleymiş. Bir gecede aile hekimi uzmanı olduğunu düşünen pratisyen hekimler önce direndiyse de sonra koşarak kabul ettiler sistemi. Baktılar aynı işi daha az personel ile, sözleşmeli ama çok çok daha iyi ücretle yapacaklardı.

Durum böyle olunca ne uzmanlara yapılanlara diğer hekimler, ne üniversitede çalışanlara diğerleri, ne de taşeronda çalışanlara diğer çalışanlar destek olmuştu. Yandaş sendikalarla da sistemden beslenen yandaşlar oluşturulup susturulmuştu. Böylece geçiş önünde en çok engel çıkaran hekimlerin öz örgütü Türk Tabipleri Birliği tek başına kalırken, iç Anadolu ve doğu bölgelerinde yandaş hekimler tarafından baskı hissettirilmiyor, ya da baskı ile bölge hekimleri ses çıkaramıyorlardı. Tüm bunlara karşın TTB büyük eylemler örgütlemekte ve direnmekte devam ediyor, halka gücü ölçüsünde durumu anlatmaya çalışıyordu.


Süreç devam ediyordu. Bir gün çalıştığım hastanenin başhekimine "ee hükümet zorlanıyor ne olacak?" dediğimde, "dostum 2023 e dek süreleri var o zamana dek yetişir" demişti 7 yıl önce.. Sadece sağlık, eğitim, yargı değil bir ülkenin dönüştürülmesi sürecidir yaşadığımız. Taşeronlar eliyle ülkemiz dönüştürülüyor...
İşte bu süreç devam ederken aile hekimliği merkezleri ücret almaya başladı. TTB yasayı iptal ettirdi. Aşırı çalışmaya zorlayan performans sistemi yanında gece ve haftasonu çalışma gibi insanlık dışı bir sistem vardı daha çok para kazanmak için yaptığımız. TTB muayenehane ile ne farkı var hekimi sömürüyorsunuz deyince yasa ile iptal oldu. Fazla oluyordu bu TTB ve kamu statüsündeki dernekler. Önce ünlü anayasa değişikliği referandumu yapıldı. Yetmez ama evetçiler, şimdi ki adıyla parelel yapılar, liberaller ve kandırılan halkım kabul etti. TTB, Halkevleri, sendikalar gibi birçok toplum yararına çalışan kuruluşların kamu yararına çalışmadığına karar verdiler. Sonrasında 663 KHB yasası ile kamu hastanelerinin özelleştirilmesi ile özel hastanelerin önünün daha da açılması sağlandı. Muayenehaneler kapatılmış ve özel hastanelerin çalışması daha da kolaylaştırılmıştı. Doktor efendiler ellerini halkın cebinden çekmişlerdi.


Özel hastane deneyimimi de anlatayım. Antalya'ya tayin için 9 ay uğraştım. Eş durumu olmadı, becayiş olmadı, mecburen istifa edip yerli sermaye iken Medical Park'da çalıştım. 2. yılında uluslararası bir firma hisselerini almıştı. Daha sonra Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne atama yaptırma fırsatım olunca tekrar kamuya döndüm. Sizlere canlı canlı tanık olarak anlatmaya söz verdiğim için anlatıyorum. Az miktarda olan katkı paylarının hiçbirine uyulmuyordu. Katlayarak fark alıyordular hastalardan. Parası olmayan kapıdan giremiyordu. Kapitalizme göre maksimum çalışma, maksimum kar ve minimum maliyet olmalıydı. Hekimin değeri hastaneye kazandırdığı artı değer kadardı. Çalışanların hiçbirinin iş güvencesi yoktur. İşin aslı paran kadar sağlık hizmeti alabiliyorsun.


Özel hastanelerin katkı payları sürekli artırılırken, bir yandan doktor açığı var diye tıp fakültelerinin kadroları artırılıp onlarca tıp fakültesi açıldı. "Hala doktor açığı var" diyen iktidar Yunanistan'dan doktor getirelim diye alay ediyor halkımla. İşin aslı hekim açığından ziyade dengesiz dağılımı vardır. İktidar yabancı sermayeye ucuz iş gücü sağlamak derdindedir. Çünkü taşeron sistemi kaliteyi kağıt üzerinde sağlar, ucuz işgücü ile yürütülür. Kapitalizm daha fazla kar isterken taşeron ona daha ucuza maliyet sağlamakla yükümlüdür. Amaç taşeron sisteme direnen 30 yıldır mücadele eden hekimlerin mücadele gücünü kırmaktır.


Ülkemde eğitimde, ekonomide, hukukta, onarılması güç yıkımlar oluşturan taşeronculuk "sağlıkta dönüşüm" adı altında uzun yıllar başımıza dert olacak bir sistemi uygulama peşindedir. Önümüzdeki sayıda şehir hastanelerini ve dönüşümün uygulanıp iflas ettiği örnekleri anlatacağım. Bir yandan memleket elden gidiyor, halkımın ayak bastığı topraklar ayağının altından kayarken, bir yandan can güvenliği ve yaşam hakkının elinden nasıl alındığını hissederken çözümü anlatmak boynumuzun borcu olacaktır. Bütün çabamız bir fazla insan yaşasın bir fazla insanın yüzü gülsün diyedir.


Yazdır   e-Posta